şükran aydın

Ne Hissettinse O'sundur 《 şükran aydın 》: mürekkep acısında hissedilenler

mürekkep acısında hissedilenler



“ Mürekkep Acısı” genç şair Şükran Aydın’ın ilk şiir kitabı.  İlk kitabıyla rüştünü ispatlayan genç bir şair kadınla karşılaşmak çağdaş şiirin imkânları açısından da sevindirici. Şair “aşk” sözcüğünü kullanmaksızın genelde aşk ve aşk iklimi etrafında bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Belki çok bildik bir tanımlama olacak; su gibi, duru beyaz bir şiir. İnsanın, aşkın inceliği, naifliği, belki unuttuğumuz bir zarafeti, bir aşk iklimini bireyselden yola çıkarak,  şiirin imkânlarına dahil etmeyi başarıyor. Geleneksel şiirin imkânlarını, hatta zımni bir tasavvuf izleği, aşk izleğiyle iç içe. Daha doğrusu geleneğin edası, aşk halleri konusunda eskilerin “ hikmet” deyimiyle adlandırdığı  “ bilgelik” halini bir kadın şairde görmek pek sık rastlanılan bir durum değil. Kaotik bir yapı yerine, yalınlık tercih edilerek, yapaylık tuzağına düşmeden, şairin kurayı başardığı dünyanın, kendinize yakın hatta” ideal” bir dünya olduğunu gördüğünüz de, bugünkü hayatın o ideal dünyayla aykırılığı, “ imkansızlık” “ umutsuzluk” hali tedirgin edici, ama şiirlerin okurun kötümser olmasını önleyen bir yanı da var. Sonunda hayatın bütün renkleri “ beyaz”rengin içinde kayboluyor.

             En azından şiir olduğu sürece, iyi şiirler yazıldıkça, mevcut vasat dünyanın ve hayatın dışında, ontolojik tercih ve değerleri son derece kıymetli ve nitelikli ama çok az sayıda insanın yurttaşı olduğu bir dünyanın varolduğundan emin olmak duygusu. “Dar Kapıyı” seçenlerin serüveni belki de. Göreli olarak üstün bir statü içinde gördüğümüz hükümetler, parlamentolar gündelik ve herkesin ifa edebileceği pragmatik hizmetler dışında, şiir ve edebiyat karşısında bütün mağrur ve göreli üstün yanlarının “ ontolojik” bir kıymetinin olmadığını fark ettiğimizde, Nietzsche’ci bağlamda günümüzün üstün insanlarını “şairler” olduğu hükmüne kolaylıkla varmak mümkün.  Devlet hiçbir zaman, hiçbir devirde “ Devlet Ve Tabiat” kadar mucizevi ve şiir kadar ebedi olmayacaktır.. Harflerle simyevi bir ilişki içinde olan şairler için de aslolan mutsuzluk ve yoksulluktur. Harflerle bu simyevi ilişkinin bedeli “acı”dır. Fuzuli, Şeyh Galip, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Asaf Halet Çelebi, Enis Batur, Osman Serhat Erkekli,  Lale Müldür ve pek çok şair bu acının gölgesinde kurulan sofrada aynı kadehten içtiler. Kral, şah sofralarında cümbüş dinleyen cüceler, lokantada çorba içecek parası olmayan  Ece Ayhan’ın, fırından ekmek alıp katıksız yemesi karşısında ceplerindeki dolarların şişkinliğiyle mağrur ve mütehakkim oluşlarının zavallılığını fark edebiliyorlar mı? Sürünün vekâleti  takdir ve iftihar vesilesi olabilir mi?

      Şairin, kitabına “ Mürekkep Acısı” adını seçmesi, şair harf ilişkisindeki hakiki ilişki olan “acı”yı sembolize etmesi bakımından yerinde ve doğru bir seçim.

      Bu girizgâh cümlelerden sonra; şairin dünyasını tanımaya başlayabiliriz: “ bağdan daha büyük bağ verdi çekirdek bana/ divanelikmiş aslolan geçince anladım”(s.9) Geleneğin edasını muhafaza eden bu iki dizeyi, genç bir kadın şairin temellük etmesi şaşırtıcı ve güzel. Alttan alta Yunus’un sesinin eşlik ettiği dizelerin yalınlığına karşın, çok zengin bir anlam dünyası kuruyor şair. Aslolan, şahikada yaşanan durumlar, sınır ötesi, bir tür divanelik halleri değil mi. “ Çekirdek” sözcüğü, aşk olduğu kadar, şiiri de işaret ediyor elbet acıyı da.. Aşk, acı ve şiirin hem duygu hem de hayat bağlamında zenginleştirici etkisi düşünülünce. Sanki çağdaş bir kadın dervişin, geleneksel tefekkür dünyasını kuşatan incelikli bir söylemle buluşturduğunu görüyoruz. Bu geleneksel tefekkür dünyasının kuramsal, sanatsal kaynaklarına tevafuk olmasa bile, kendiliğinden bir arınma halinin sebep olduğu incelik, bilgelik olarak yorumlamak mümkün. Biçem olarak ta, geleneğin edasını yalınlaştırarak “ güzelliyor” Kaotik değil yalın, otantik “ hikmet” değil “ bilgelik” sözcükleriyle meramımı daha iyi anlatacağımı zannediyorum.” Ebedi ayrılık”adlı (s.9)  ikilikler halinde yazılan şiirin son iki dizesi şöyle: “ yanmakmış aslolan / ateş bitince anladım” Aşkın ateşi belki bir gün sona erer. Ama önemli olan o ateşi hissetmek, yaşamak değil mi. Zaten anılarda şairler yarım kalan bir aşkla hesaplaşırken benzer halleri yaşar. Aşk d normal bir duygu hali olmayıp bir tür delillik hali değil mi? Modern dünya aşkı kimi zaman “ patoloji” izafe ederek tanımlamakta.  Aşk, şiir, delilik doruk anlardır. Ama bu doruk anlar insanın bütün hayatına ontolojik değerini verir.

     Kitabın ilk şiiri “ alkış arası”. (s.8). “sevmiyorum bitmiş bir kentin ucunda/ taze çiğdem kokusu sürüşünü/ alkışlar arasında gözyaşlarını da/ kimsesiz limanların kâhyalarıyla sevişmelerini” İmitasyon durumların değersizliğini büyük kent insanı fark ediyor mu? Yapay şenlik ateşleri, alkışlar… Büyük kent sebep olduğu maddi daraltmaların yanında, duygusal daraltma ve travmalarıyla da bunaltır. Belki zorlamalarla” kır” simulize edilir. Bu dizelerin  asıl anlam katmanını şöyle yorumlamak mümkün: Şair bu modern travmayı daha şiddetli hisseder. Kent hayatı, vasatın kuşatmasını yarattığı yeknesaklık ve bunaltı halidir.Yapay şenlik coşku halleri kısa vadeli “ desarj olma” imkanı sunar. İmitsayon melezleşme ortamları sunularak travmanın şiddeti azaltılmak istenir. Şair bu modern travmayı daha şiddetli Şairin sığındığı simulüze ettiği ortam ise; şiirin imkânları ve diğer şairlerin ( kâhyaların) şiirleridir.  Şairler kimsesiz limanların kâhyaları, deniz fenerleridir. Yalnızlık şaire has bir durumdur. Şair sanki bu  şikâyetçi görünse de, bu hal aynı zamanda bir imkânlar ortamıdır.

     “ bağ”adlı şiir iki dizelik bir şiir: s.(10) “ darağacından da incesin/ beni kendine astığın zaman” Aşk bağı ile aşktaki incelik, yücelik hatta bir anlamda maşuk için öldürücü, ( ben) i öldürücü niteliği öne çıkmakta. Bağ; aşk yerine şiirin bağı olarak da düşünülebilir. Şairi şiire bağlayan bağda incedir. Bu incelik tutkulu birlikteliği zorunlu kılar. Belki asıl  ölüm şair için bu bağın, öldürücü bağın olmamsı halidir. Şair şiir için, maşuk aşk için her şeyden vazgeçmeyi ve bunun doğuracağı acıları göze almayı zorunlu kılar. Şairin “ uzun yola hükümlü” olması hali demek de mümkün.

     “ unutkan ekmek hamuru” adlı şiirde: ( s.11) “ kalbinin incesinde sıva tutmaz harcın/ kırıktır köşen kenarın”  “ unutkan ekmek hamurusun pişmeden usanmaz aklın”” yanarsın sac üzerinde ayakların çıplak/ unutkansın her dem taze rüyalar kuran” “ kalbinin incesinde kalın bir kitap dokur/ sustan kalanlarını harf deryasına atar/ bakırlayarak kalaylayarak içine ateş düşürerek/ bir hamurdan bir demiri nasıl yaratırsın”…  Şiirde bir yandan saflığa, acemiliğe bir güzelleme var. Her dem taze rüyalar kuran bir saflık belki de acemilik. Ben şairlerin en güzel ( en iyi değil) şiirlerini acemilik dönemlerinde yazdıklarına  inaniyorum. Hayatta, şiirde, aşkta, deli rüzgârlardan kurtulmak için, sonraki olgunlaşma, demlenme evrelerini beklemek gerekir. Hamurun demir hale gelmesi olağanüstü bir değişimdir. Belki de insan saflığını sonradan kaybeder ve katılaşır. Çocuksu saflık ve masumiyetini yitirir.Hamurun demir hale gelmesi, şiirin oluşum sürecindeki simyevi bağın derinliğine gücüne de işaret ediyor. Görüldüğü gibi zengin anlam çağrışımları olan bir şiir. Ama bu zenginlik kaotik bir söylem yerine yalın bir söylemle başarılması da bir ustalık. Acemilik, incelik, naiflik ortalama insan dünyasına, mevcut dünyaya ait olmama halidir. Diğer bir anlam çabasına girdiğimizde. Aşk da saç üzerinde yalınayak yürümek misali, kişiyi daha çok gençken yakar, etkiler.

    “değişim”adlı şiirde iki dize: (s.12). “ korkma at/ attıkça gelecek/ yeni bir hayat” değişimi, geleneğin olumsuz köhne yanlarını bırakarak daha yeni ve uygar bir dünyanın kurulması özlemi. Gelenekten, eskiden kurtulmadan;  kişinin bireyselleşip özgürleşemeyeceği yolundaki modernitenin kapsamı alanındaki bir temayülün, şairin başta vurguladığımız şiirsel söylemindeki geleneksel edayla çelişiyor mu? Hayır çelişmiyor. Modern proje burada kastedildiği biçimde değil ama özgürleştiricilikten daha çok köleleştirdiği, bireyselleştirmekten çok tek tipleştirmesini, aklın yıkıcı sonuçlarını şairin göz önünde tuttuğunu, burada farklı bir duruma işaret ettiğini düşünüyorum.

   “ yumakların kısası” adlı şiir: (s.13) “ gülebilir miyim tanrı” “ vara vara gideceğim yer yok/ yokuşun başındaki dar kapı benim” “ yumakların hangisi kısadır bıraktım gitti/ sildim kum gibi akan yolcuları/ kalanların içinde gümüş/ içinde tanrı parlar” Şair mistik dünya ile bağlantı kurduğu bir şiir. “ Dar Kapı” mataforunu temellük ediyor. Zaten şairler dar kapıyı seçer.  “Dar kapıdan Geç” ilkesine uygun davranıyor. Dar Kapıya giden yol çok daha dik ve çok daha zordur, görünür büyük kapılara karşılık.  Kolaycılığın, vasat olanın dışında bir arayış içindedir şair; şiire giden zor ve zahmetli yolu seçer. Necip Fazıl; bu nedenle olsa ki, toplu şiirlerine “ Çile” adını seçti.  Gerçek bir tanrı inancı, bencillikten uzak, esenleyici, iyileştirici, teselli edici, ırk, din dil ayrımı yapmaksızın bir “ tanrı “ arayışı da bu yüzden daha zordur. Sürekli dindarlıklarından söz eden, bağlılıklarını, fedakârlıklarını öne süren insanlardan ziyade, bu tür vurgulamalar yapmayan kişilerin daha iyi, mükemmel ve daha vicdanlı olduğunu gözlemlemek mümkün. Din tacirlerinin bu kadar çok olmasına karşılık “ kötülük “ olgusundaki çoğalmayı başka nasıl izah edebiliriz. Özellikle toplu mühendislerinin özellikle seçim zamanı içtenlikte uzak “ iman tazelemeleri” ne yazık ki, vasatın denetimindeki “ milli iradeyi” daha uzun yıllar oluşturmaya devam edecek.

    “aşk merdiveni” (s.16): adlı şiir üç dizelik.” Dağlara çıktık/ çiçeklere indik/ ney gibi üflendik/gittik” dağlara çıktık,  karşısına  Ferhad, ney gibi üflendik; karşısına, Mevlâna   adlarını yazarsak şiiri tamamlamış oluruz. Sözcük ekonomisine başvurarak, kısa ve eksiltili anlatımla şair, pek çok şiir de zengin anlam çağrışımlarına yol açabiliyor.

  “ beton kumaş”adlı şiir güncel ve tarihsel toplumsal göndermeleri olan bir şiir. Nazizm bağlamında Hitler ve faşizmi mahkûm ederken, Berlin Duvarı ile Filistin’deki duvarı ima ederek, trajik bir benzerliğe radarını tutuyor: “ zehirden katı akan nehir/ zaman tarihtir yıkar seni berlinde/ duvar/ filistin’de/ yoksa israil’de mi?/ doğuyla batıyı ne ayırdı şimdiye kadar

   Girizgâhta, şairin “aşk “sözcüğünü kullanmadan “aşk “ ve “aşık hallerini” izlek edindiğini belirtmiştim.” Ala geyik” (s.22) adlı şiirde “aşk”sözcüğüne yer veriyor: “ gel isteme kinden bizi/ bizden olmalı çok biliyorum/ aşk; dinlerin en büyüğü/ günahsız gireceğim cennete/ yanmış kapılardan içeri/ şimşek yemiş kılıç görmüş bir hisle” yanmış kapı, aşk dinini , aşkı yoğun ve şiddetli yaşayanlar için bir deyim . Aşk acısı şimşek yemiş, kılıçla yaralanmışçasına ağır bir acı durumunu öncelemekte.  İlk dizede özne yüklem varyasyonlarıyla değişik anlamlar üretmek mümkün.

    “ beyaz”adlı şiir (s.23) deki beyaz nitelemesi Şükran Aydın şiirini nitelendiren genel bir sıfat. Şiirler başta belirttiğim üzre; su gibi, duru, beyaz. Aklın ve kalbin aydınlığı bu renge işaret ediyor. Bu beyaz renk nasıl oldu da saflığını yitirmedi ya da yosun tutmadı? Yeryüzünde şair arkadaşların olması, köhnelik, kirlilik, duyarsızlık, kötülükleri sessiz kalarak onaylama karşısında, iyimser olmak için umut tazelemeye de yol açıyor:” Evet diyen hayır diyen şer diyen / nerden gelirse oraya giden ruh beyaz””yanar tren rayları demiri toz beyaz/ gülünü yitiren bülbül göçer kefen beyaz” “ açıklık karşısında delilenir de akıl giyilen gömlek beyaz” “ bir halim içi doldurulamayan/ yokken beni var kılan tek renk beyaz

    “ sol kalp sol göğüs” adlı şiirde kısa; mecaz örgüsü ustaca örülü bir şiir( s.24). “ tuzla ovdum göğsünü/taş taş/ buğday dibeğinde/ süt çıkardım/ yabancı sayılmayız artık/yaklaş” Hayatın aşkın sunduğu büyük acılar, acının taşı bile öğütüp eritmesi, buğday dibeğinde sokularla dövülen buğdayın süt haline gelmesi. Hayat kişiyi bir değirmen taşı gibi dönüp öğüterek un ufak edip, acı vererek olgunlaştırıyor.

  “ mürekkep acısı” (s.25 “ neden ciltci dükkanında çalışır/ daha mürekkep acısı yutmamışlar” “ sözüm sesimi kesme/ kitaplar beyhude yazar”.. Bu dizelere ne eklenebilir ki? Ciltci dükkanında çalışmayı tercih etmekte sonuçta hayatın bir yorumudur.

     “ yasak meyve” (s.26) şairin ortalama hayatın dışında oluşu, adeta bu vasatlığı tercih etmeyerek, cennetten kovulma halini konu eden bir şiir. Yasak meyve şiirin bir sembolü. Şairlerin yaşadığı hayat da meşru değil, yasak bir hayat değil mi sonuçta!

  “ ince resim”adlı şiir yine yalınlığıyla öne çıkıyor( s. 27): “ dere kenarında bir çocuk gördüm/ yıllara eğilen boynu incelmiş/ kader denen hayat çizgisinde/ ne harabeler inşa edilmiş” Zaman akarsu misali akar.. Akışın geçmiş bir anı, belki de mutsuz yaşanmış bir çocukluğun bıraktığı acıların hatırlanması.. Bu şiirde Ziya Osman Saba ve Cahit Sıtkı’nın sesini bulmak mümkün. Bu sesi bir şair kadında görmek sevindirici.

    “sükut” (s.39) bilgelik niteliğiyle farkedilen bir şiir. Yetkin dizeler var bu şiirde: “ inanmıyorsan kadere inan demem/ sev derim / gücünün yetmeyeceği dallara uzan derim” Kadere inanan birinin,  kader inancıyla çelişen bir açıklaması söz konusu.Gücünün yetmeyeceği dallara uzanmak, kader inancıyla çelişiyor. “ koca dünya deme/ şimdi bana öyle dar derim” “ Deniz ya sıcak olur ya soğuk deme/ sıcakta soğuğun karıştığı yerler de var derim” “ ya bir yalana inan, gerçeği bilerek/ ya bir gerçeğe inan, yalan olduğunu umarak” Özdeyiş niteliğinde güzellemeler. Şair hayattan kopmayı , çileciliği de aslında bu şiirde reddediyor: “  zamandan, mekândan ayrı isen artık bir tarafta/ taraf alıp yoncadan sana kal demem”

     “isli tambur” adlı kısa şiirde ( s.46) İstanbul tasvir ediliyor “ mavi mürekkepten kanlı/ saçı ikiye ayrık İstanbul” kan sözcüğü istanbulun barındırdığı trajediyi, korkutuculuğu da içeriyor, geceleri boğazın iki yanına, mücevherimsi ışıklar halinde serpilen  güzelliği yanında.
“ 1999”  iki dizesiyle şairin bir yakarısı olarak görülebilir: “cezalarım lütfen yeter/ ya acılarımı öldür tanrım ya da beni boşver”

  “ şehir” (s.61) İstanbul u konu edinen bir şiir. “ nurdan direklerin ezilir “ dizesi modernitenin geleneksel hayatı acımasızca, belki çok yıkıcı ve aykırı biçimde yok edişini anlatmakta.

    Genç bir kadın şairin, yinelendiği için kemikleşen kadınlık bunalımlarının, şiirimizdeki  snop ve tekrar edilen  duyarlığın dışında, adeta cinsiyeti belli olmayan bir öznenin aşk, aşk halleri, acı izleği üzerine, geleneksel şiirin edasını temellük ederek, kaotik bir yapı örgütlemeden, yalınlığın imkânlarını önceleyerek yazdığı “ mürekkep acısı” yolun başındaki genç bir şair için umut verici. Ama abartılı bir övgüyle genel olarak olumladığım acemiliğini Şükran Aydın gelecek kitaplarından iyice onarmalı. Zira yalınlık bazen klişe hale gelme riskiyle de karşı karşıya. Şairler şiir yazmaktan ziyade okumayı seven kişiler olduğunu bildiğim için, ikinci kitabında bir aşmayı görmek mutlandırıcı olacaktır.

08.04.2009


Yorum Gönder