şükran aydın

Ne Hissettinse O'sundur 《 şükran aydın 》: Büyü Dükkanı

Büyü Dükkanı

nehissettinseonehissettinseo


Büyü Dükkânı


Hakkı, daha ziyade bahar ve yaz mevsimini sever. Dışarıda trafik, kar, yağış, soğukla mücadeleden pek hoşlanmaz. Kış aylarında, koşturmasız zaman geçirmekten, ilgi alanlarına zaman ayırmaktan, dostlarıyla uzun sohbetler etmekten keyif alır. Kış günlerini, bahar ve yaza bir tür hazırlık gibi, tadilat, değişim, okunacaklar, yazılacaklar, alınacak hediyeler gibi işlerle geçirir.

Hakkı, son sekiz yıldır haftada bir gününü muhakkak bilinmeyene bırakır. Bulduğu bu yol, onu zaman zaman yorsa, kayıplara da neden olsa, gerçek bir eğlence, keyif ve birçok bilmediğine eriştirmesi nedeniyle buna devam eder.

Sevgi, babasının isteğiyle elektrik mühendisliğini bitirmiş. Okulunu bitirdikten sonra üç ay çalışmış ve bu sürede ne isteyip ne istemediğini düşünmüştü. Sevmediği bir alanda yaşamını sürdürmeye istekli değildi. Sevgi’nin annesi el işlerinde yaratıcılık bakımından olağanüstü becerikliydi. O kadar ki bunları satmak üzere hediye dükkânı açmıştı. Annesi göğüs kanserinden ölünce dükkânın da boynu bükük kaldı. Adını Büyü Dükkânı olarak değiştirdiği hediye dükkânını işletmeye işte o gün karar verdi.

Sevgi dükkânda kırılan bir eseri yapıştırma konusunda bile başarısızdı. O da, annesinin birbirine benzemeyen, kaliteli, değişik ürünleri gibi hediyelik eşya üreten yerleri araştırıp buldu. Al-sat yapmaya başladı.

Büyü Dükkânı, yedi ayın sonunda yeni adıyla, içerdiği ürün çeşidiyle, iç tasarımının farklılığıyla merak konusuydu. Sevgi, müşterilerinden, hediyelerini verdikleri kişilerin ne hissettiklerine dair geri bildirim ve mümkünse o anın fotoğrafını rica ediyordu. Dükkân, her yana asılmış bu not ve fotoğraflarla daha da büyüleyici olmuştu.

Geçen yılın özetinin çıkartılması, yeni yılın ilk üç ayının projelendirilmesi ile geçen yoğun hafta, işte nihayet Cuma ile bitiyordu. Hakkı bu günü kendine bilinmeyene bırakma günü olarak seçti. Bu yakada oturmasına karşın alışverişleri ve arkadaş buluşmaları bile karşı yakada oluyordu. Oturduğu mahallede neredeyse turistten farkı yoktu. Bunu düşünerek servis arabasından indi. Hava beklediğinden daha sıcaktı. Yüz adım sonra karşılaşacağı ilk dükkâna uğramaya karar verdi. Yetmiş sekizinci adımda bir çocuk parkına gelmişti. Durakladı. Salıncak “Mutlu olmaya gel” diyordu. O, söz dinleyen bir çocuktu. Gitti ve mutlu oldu. Palto, atkı, iş çantası ağırlıklarına rağmen, bu ne güzel bir hafiflik duygusuydu. Yüzüncü adıma geldiğinde önündeki tabelada Büyü Dükkânı yazıyordu.

Bilinmeyene bırakma günü, bir de büyülenince nasıl olacak, diyerek kendi kendine gülümsedi. Sevgi kapıdan gülümsemesi önce giren adama dikkat kesildi. “Buyur” dedi o şaşkınlıkla. “Öhö”lerle konuşmasını toparlamaya çalışırken, “Ne alırdınız” dedi bu sefer de. Hakkı’nın gülümsemesi daha da büyümüş, adeta tüm dükkânı kaplamıştı. Sevgi devam etmekte fayda görmediği konuşmasını sessizliğe bıraktı. Dükkânı dolanmaya başladı. Aklına kime ne alacağı gelmiyordu. Biraz daha bakındı. İki göz resminden ibaret olan mavi kutuya yöneldi. Üzerindeki isimden ne olabileceğine dair bir şey anlamadı. Sevgi, “Bu, Japon bir gencin henüz patentini bile alamadan taklit üretimine geçilmiş bir ürünü. Üzerine ne çizerseniz bir dakika sonra onu üç boyutlu hale getiriyor” dedi.

İlgisini çeken ürünü o an inceleyip, denemesine imkân yoktu, dükkânın kapanmasına beş dakika kalmıştı. Zaman çalmayı sevmezdi. Bilgilendirme için teşekkür ederek Sevgi’yle kasaya yürüdü. Kredi kartını uzattı, fişini imzaladı, kutuyu aldı. Dükkâna bir kez daha hızlıca göz gezdirdiğinde fark etti ki, her şeyden bir tane vardı. Hediye paketinin içine boş bir kart konulmasını rica ederek çıktı. Bilinmeyene bırakma günü sahibi bilinmeyen bir hediye ile sonuçlanmıştı.

Evde yiyecek yoktu, alış veriş yaptı. Lezzetli bir salata hazırladı. Yorucu bir haftayı geride bırakmış bedeni, loş adada iyice koltuğa serilmişti. Filmin ardından hemen yattı. Cumartesi gününü yine karşı yakada, pazarını ise bahçeye nane ekerek ve kitap okuyarak geçirdi.

Hakkı pazartesi sendromu yaşamazdı hiç. Toplantıdan, en dinamik adam olarak çıktı yine. Masasındaki notta “...şu nolu telefonu arar mısınız?” yazıyordu. Çevirdiği telefondaki ses “Hakkı bey, bu sabah bizi Büyü Dükkânı isimli işyerinden aradılar, sizin ad soyadınız ve kart bilgilerinizi söyleyerek telefonunuzu rica ettiler, müşteri sırdaşlığı nedeniyle bilgilerinizi aktarmadık. Bunun üzerine adını Sevgi diye bildiren işyeri sahibi, telefon numarasını size iletmemizi istedi. Durum bu. Umarım ters bir şey yoktur” dedi. Pek bir şey anlamamış ve şaşırmış biçimde, bilgilerini paylaşmayıp, arama zahmetini gösteren banka memuruna teşekkür etti.

Saat on iki olmuştu, önce yemeğe çıkmayı yeğledi. Sevgi, telefondaki sesin ilk cümlesinden Hakkı’nın olduğunu anladı ve sormasına izin vermeden durumu anlattı. Kırk lira yerine yanlışlıkla dört yüz lira almıştı kredi kartından. “Özür dilerim, en kısa zamanda uğrarsanız, fazla miktarı, yine kredi kartınıza olmak kaydıyla iade edebilirim” dedi. Hakkı, bilinmeyene bırakma gününün devam ettiğini düşünerek gülümsedi. Sesine de yansıyan gülümsemeyle “Teşekkür ederim dürüstlüğünüz için, en kısa zamanda geleceğim” dedi. Yılda bir kez lâle biçiminde çicek açan, ağaç olmasına rağmen kök kısmından genişleyerek çıkan ince dallarıyla, vazodaki büyük bir çiçeği andıran ‘Lâleağası’ ağacını alabilirdi örneğin. Evet, para iadesiyle onu almaya karar verdi. İşlerine döndü.

Sabah uyuya kalmış, mesai saati çoktan geçmişti. Telâşla giyindi ve yanına hediyeyi aldı. İş yerindekiler, masasındaki kutuyu hemen fark ettiler. Nedir derken kutuyu açmışlardı bile. Birisi tarifi okuyor, öteki çiziyordu, takım olmuşlardı. Ve her defasında üç boyuta dönüşen oyuncak karşısında hayrete düşüp, oyuncağı elden ele, kapış kapış deniyorlardı. İş yerinde yine bir nedenle neşe hakimdi. Şu an elinde oyuncağı tutan Burak’a baktı ve oyuncağı hediye etti.

Burak, Hakkı’nın sevgilisine hastanede birçok kez kan vermişti. Ölüm, çareleri aşan bir kavramdı ve Hakkı sevgilisini ölüme uğurlamıştı. Çabalarını esirgememiş olmanın iç huzuru ve iç hüznüyle “İyi günde, kötü günde ve bilinmeyen günde, özenle sımsıcak beni saran dostuma güzel ömürler” diyerek imzaladı hediye kartını. Burak hediyeyi sımsıkı bir kucaklamayla kabul etti. Ve oğluyla paylaşmaktan keyif duyacağı oyuncağı biraz daha kurcaladı.

Sevgi gerekli iade evraklarını hazırladığından, Hakkı sadece imza attı. Karşılıklı teşekkürlerle işlem tamamlandı. Dingin ruhunu yansıtan yumuşak sesine gizleyemediği merak duygusu eşlik ediyordu “Oyuncağı sahibi nasıl buldu” derken. “Burak’ın ne hissettiğini yarın öğrenir ve iletirim. Yalnız, oyuncağı yapan Japon öğrenci ve patent konusunda sorularım olacak, yarın akşam bana bir saatinizi ayırabilir misiniz” dedi. Sevgi, yaptığı yanlışlığın karşısında bir tür nezaket gösterme gereğini hissederek “Pek tabi” dedi. Yarın haberleşmek üzere birbirlerine kartvizitlerini takdim ettiler.

“Selâm Sevgi Hanım, sizinle aynı semtte oturmamıza rağmen ben pek orada uygun bir yer bilmiyorum. Siz seçer ve bana tarif ederseniz tam o saatte orada olurum” dedi.

Tarif edilen yer “Deney  Dükkânı” ismini taşıyordu. Her nefes alışında duyguları yer ve zaman değiştiriyordu. Adımlarının ilerlediği uzun salonun duvarlarını, yılların ve kavanozların yükünden esnemiş raflarda, şıkır şıkır kavanozlardan sarkan otlar bir yılan gibi kıvrlarak sarıyordu. Herkes sıcak suyunu alıp arzu ettiği bitki çayını hazırlıyordu burada. Masaya oturduğunda, Sevgi zencefil, limon, kakule karışımı içiyordu. Merhabalaştılar, biraz komik ve biraz çekingen kocaman bir gülümsemeyle.

Sevgi’nin seçimine bıraktığı çayını beğendi.

Hakkı, direkt konuşmayı severdi. “Siz fazla parayı iade edecek kadar dürüst ve ünlenmeye de başlamış Dükkân’ın sahibi olarak, patentini alamamış genç bir insanın emeğini savuran taklitçilerin ürününü, nasıl olur da alıp satıyorsunuz, şaşırdım” dedi.

Sevgi, soruyla daha da dik oturdu. “Anlatayım. Ürünü ilk aldığımda bunu bilmiyordum.  Tekrar yeni eşyalar almaya gittiğim geveze satıcım müşterisiyle konuşurlarken duydum. Bunun üzerine internetten araştırma yaparak basında da yer almış Japon gence eriştim. Duruma üzüldüğümü bildirdim. Bilmeden oyuncağın taklidinden satmış biri olarak telâfisi için ne gibi katkımın olabileceğini sordum. Umayasaki, bu özenimden büyük mutluluk duyduğunu, patent hakkının bile bir anda anlamsız kaldığını söyledi. Sonra, yasal boşluklardan mağdur olduğunu, avukat tuttuğunu, şimdilerde neredeyse patenti adına kayıt ettirme noktasına geldiğini söyledi. Benden de ülkemdeki, oyuncağının taklidini pazarlayan toptancıların bilgisini ileterek kendisine yardımcı olabileceğimi söyledi. Ben de, oyuncağı almak istediğim bahanesiyle taklit ürün satan toptancıları keşfederek bilgileri ilettim. Oradaki yasalara göre, bu durum ispat edilirse, patent sahibi ayrıca tazminat da alabiliyormuş. Sizin aldığınız hediye işte o ilk oyuncaktı”

Sevgi’yi dinlerken keyifle içtiği çayın sonuna geldiğini anlamayarak hüpürdetti. Bir gülümseme daha yayıldı karşılıklı. Hakkı duydukları arasında kafasına takılan birkaç ayrıntı soruyu daha sordu. Cevaplarını alırken bu sefer kendi seçimi bir çay karışımı söyledi.

Soru sırasının kendisinde olduğunu ima eden muzip gülümsemeyle, “Burak Beyin, hediyeyle ilgili geri bildirimini getirdiniz mi?” dedi. Hakkı, bir defter yaprağına yazılmış el yazısını uzattı.

“Hakkı’nın sevgilisini kurtarmaya kanım yetmedi. Çaresizliği ilk defa başkası üzerinden yaşadım. Onun yerinde olmadığıma her zaman şükrederim. Çizdiklerimizi üç boyuta döndüren bu oyuncak gibi, Tanrı da senin kalbindeki çizgileri, tez zamanda gerçekleştirsin. Lütfen, artık bana kendini borçlu hissetme. Karım, bu kadar çok hediyenin bir sevgiliden geldiğinden şüphe ediyor. Şaka bir yana, tüm ruhunla gelen bu hediyeleri ben de bir zaman sonra benzer ruh ile fakir insanlara ulaştırıyorum. Alırken de verirken de bedavaya gelen bu durumdan kârlıyım. Hayali sevgiliden beni kıskanan ve bu nedenle kendine daha çok özen gösteren karımın güzellik yarışmasına katılmasından endişe edecek kadar da mutluyum. Teşekkür ederim”

“Babamla geleceğimizi resmetme ve üç boyutlu canlandırma oyunundan nasıl keyif aldığımı sanırım henüz çocuk olduğumdan anlatamıyorum. Büyüyünce gerçekleşip gerçekleşmediğini bildirmek isterim doğrusu. Çizdiklerimi daha canlı renklerle canlandırsa daha da çok sevinirdim. Sanırım boyadan kaçınmışlar. Olsun, ben onları sonradan boyuyorum. Babam buna kızıyorsa da, bizi bir arada tuttuğundan sevinçliyim. Teşekkür ederim amca”

“Notları Umayasaki’ye gönderebilir miyim?” diye soran Sevgi’ye gülümseyerek, “Pek tabi” dedi. Ve ilk sorusunu biraz önyargı ile sorduğu için özür diledi, tekrar. Sevgi, “En iyisi bu akşam özür sırası yapalım” diyerek gülümsedi. Tam olarak nerede oturduğunu tarif etti, Sevgi de. Birbirlerine kim olduklarına ilişkin sıradan tanışma soruları sordular.

Aç karnına içtikleri çaylar ikisini daha da acıktırmıştı. Hakkı, “Bildiğiniz bir lokanta var mı?” dedi. Durdu. “A, özür dilerim, affedersiniz, zamanınız var mı ve yemek yemek ister misiniz diye sormadan, böyle söylediğim için”  Sevgi gülümsedi, “Özrünüz kabul oldu

Büyü Dükkânı’nına  geliş sürecini dinlerken, “Oyuncağa sizin renkli düşüncelerinizden katılsa daha iyi olacak galiba” diyerek daha rahat gülümsedi

Sevgi, “O halde izninizle ben de bu yolu, sizi seksen beş adım sonrasında ilk karşılaştığımız lokantaya götürerek uygulayayım” dedi. Kendini bilinmeyene bırakma gününün hemen kabul göstermesinden gururlandı, “Telif hakkımı isterim” diye takıldı. “Anlaştık, hesabı bu sefer ben öder ve telif hakkınızı karşılamış olurum Hakkı Bey” diye gülümsedi.

Telefonda Umayasaki daha diyeceklerini diyemeden, Sevgi heyecanla, oyuncakla ilgili hissedilenleri ve daha canlı ve çok renkli olmasına dair çocuğun önerisini iletti. Umayasaki, aklına hiç gelmeyen bu öneriyi dikkate alacağını, yaptığında o çocuğa vermek üzere göndereceğini de ilave etti. Sevgi, bir yandan da Umayasaki’nin söylediklerini Hakkı’ya aralara girip aktarıyordu. “Umayasaki, patenti aldın ha, bu güzel habere çok sevindim, tazminat aldığına dair haberini de bekliyorum” diyerek kapattı telefonu.

Seksen beş adım sonrasında ilk sırada gelen lokantada siparişlerini verdiler.

Hakkı Büyü Dükkânı’nı merak ediyordu. Fikir nereden çıkmıştı, ne zaman kurulmuştu, o gün içinde aynı şeyden iki tane bulunmadığından, iki tane almak isteyen müşteriler ne yapıyordu, ne gibi geri bildirimler gelmişti... Sevgi’nin anlattıkları arasında dükkân isminin nereden geldiğini söylediğinde, Hakkı’nın şaşkınlıktan uzun süre zihni durdu. Büyü derken, sihir anlamına da gelen büyü kelimesi olduğunu düşünmüştü. Sevgi hediyelik eşya dükkânını, annesinin tamamlayamadığı bir eser olarak algılamıştı. Sabah kapısını açıp, tüm gün onunla ilgilenip, akşam kapatırken onun büyümesini görmek istemişti. Dükkân büyürken Sevgi’nin annesi, kardeşi, çocuğu ve dostlarına dönüşerek bir tür büyünün ta kendisi olmuştu. Anlatırken fark etti bunları ve irkildi ve kocaman oldu Sevgi. “Büyüm benim” derken gözleri kapalı ve hafifçe sallanıyordu.

Yanlış hesaptan dönen para iadesiyle ne yapacağından bahsetti. Büyü Dükkân’nına büyürken tanıklık etmesi için, pek nadir bulunan, pek az bilinen Lâleağası’nın çok yakışacağını düşündü o an ve söyledi. Sevgi, bunları duyunca sessizce inci tanesine benzeyen iki damla gözyaşının düşmesine izin verdi. Gözleri Yunan Adalarına gidip gelecek kadar uzaklara daldı. Boynu bükük dükkânına arkadaş gelmişti. Beraber büyümek eğlenceli olacaktı. Bakışlarıyla Hakkı’ya sarıldı, sahne oyuncusu gibi başını öne eğerek, “Sonsuz güzel ve beklenmedik hediyenizi kabul ediyorum, teşekkür ederim” dedi.

Yemekle beraber devam eden sohbet, soruları, sorular cevapları, cevaplar başka konuları masaya getiriyordu. Sevgi ve Hakkı, yan masadakilerin hangi tatlıyı sipariş edeceklerine dair tahmin yarışını bitirdiklerinde saat epey geç olmuştu. Hakkı’yı çok uzun zamandır karşı tarafta geçirilecek bir hafta sonu, Sevgi’yi ise, Laleâğası bekliyordu. Ertesi gün fidanlığa beraber gitmek için sözleşip ayrıldılar. Teşekkür ve kocaman gülümsemelerle.

27.02.2007