şükran aydın

Ne Hissettinse O'sundur 《 şükran aydın 》: Çay Kaşığı

Çay Kaşığı



Çay Kaşığı


Rüya görmüş gözleri her zamankinden daha büyülü görünüyordu. Yanındaki bebeğe baktı. Yataktan kalktı. Birçoğu sevinçli günlerin ardından gelmiş hediyelerden oluşan odayı dolandı. Her gün kullanmak zorunda olduğu eşyaları bugün de kullanacaktı. Eşyalar kullanılmamış gibi hiç eskimemişti.

“Günaydın beyaz papatyam,” dedi adam.

Şefkat ve umut dolu gözlerini saran yumuşak teninde, yeni çıkmış sakallarında, yanağında ve her zamanki sıcak ellerinde elini gezdirdi adamın. Kadın, dalgaları geride bırakmış gemi huzuruyla, “Ayrılalım,” dedi. Kötü bir rüyaya düştü adam. Uyansa mı daha iyiydi, uyusa mı? Kararan dünyasından seslendi.

“Daha mutlu olacak mısın?”

“Beni mutlu edecek şeyi bilebilseydim, inan cevap verirdim.”

Yazdığı romanların kahramanları en kötü anlarında bile bu kadar çaresiz, dağılmış, sefil, zavallı değillerdi. Ne zaman kendisini çok iyi ve çok kötü hissetse, gözlerini ve dudaklarını vurgulu boyardı kadın. Bugün eflatun rengi seçti. Hafta sonu ve yaz gününe yakışır bir elbise giydi. Beyaz elbisesi, ikiye ördüğü saçları ve eflatunları ile ölümsüz mermer heykellere benzetti adam. Söyleyemedi. Tek kurşunu kalmış asker gibi, daha zor zamana sakladı içindekileri. Deniz ve kumsal gören evlerini sanki şimdi dalgalar yutuyordu. Güneşi gören kadın her zaman bulunduğu durumdan daha iyi olurdu.
“Kahvaltıyı balkonda yapalım,” dedi adam.

“Aç değilim, Türk kahvesi içeceğim.”

Adam, pantolon ve gömleğini giydi. Eşinin en sevdiği pamuklu, çizgili gömleği çıkardı. Düz beyazlara da el attığında durum değişmedi. Üzerine bir şey almadı. Tavanları mavi, duvarları beyaz evin renkleri kararmış gibi geldi adama. Ayağı yerdeki dergilere takıldı. Işığı yaktı. Mutfağa girdiğinde kadın kendine sarılmış ve her zamanki gibi sessizce ağlıyordu. Sadece kocaman damlalar düşerken ses olurdu. Mermer güzelliğine derin kırışıklar gelirdi böyle ağladığında. Adam kadını yerden kaldırdı. Eskiden olsa sarardı kendine. Saramadı. Soğuk su verdi. Kadın sessizce içti. Yüzünün karışan boyalarını düzeltti. Kendine kahve, adama çay yaptı.

Turuncuya boyalı balkonda, onlarca küçük saksıdaki lavanta, yasemin, kekik, gül, leylak, fesleğen ve sümbülden kurdukları koku ormanı âdeta içeriye yürüdü açınca kapıyı. Adamla kadının sandalyesi hep yan yana olurdu. Adam birini masanın karşısına yerleştirdi. Manzaraya ters oturdu. Kadın gittikleri lokantalarda da duvara karşı oturmayı sevmezdi. Adamın dünyası kadındı, manzarası da. Kadının mutfağa birkaç kez gidip gelmesine ve bir türlü masaya oturmamasına sinirlendi. Oturur oturmaz kahvesine uzandı ve içmeye başladı kadın. Adam yumruk olmuş elini diğer avucunun içerisinde gezdirdi. Sudan sebeplerin kocaman bir evi yutmakta olması karşısında delirmiş gibiydi. Cam mavisi gözleri kızarık ve büyüktü.

“Olmayan nedenini sormaktan yoruldum. İstediğin ne? Varmak istediğin ne? Madem kendi yarattığından da nefret edecektin, beni neden kendi değişimlerine zorladın sekiz yıldır?”

“…”

Bir anda mavi beyaz sandalye, papatyalı masa örtüsü, mermer kadının üstü, adamın göğsü kahve köpüklerine bulandı. Kırılan fincanın birkaç parçası ve ekmek dilimi balkonun aralık demirlerinden aşağıya düştü. Adam yıllardır tüm sabrettiklerine kızgınlık duydu. Geri alabileceği her şeyi geri alabilmeyi istedi.

“Bu işler kaba kuvvetle çözülmüyor beyim. Çok korktum inan,” diye sırıttı kadın. Sesinde ortalığı daha da kızıştıran bahisçilerin alayı vardı.

“Yeter. Yeter. Yeter. Yeter artık,” diye bağırdığında, masa örtüsü havada uçuştu. Öylesine masaya konan incir reçeli yeşiline boyandı çiçeklerin yaprakları. Bir ikisinin dalı kırıldı. Duvara yapışan iki zeytinin siyah yağı aktı. İçine toz şeker dolan terliklerinden ayaklarını silkeleyip içeriye girdi kadın. Adam düşüncelerinin sesini bastıracak kalabalıklar, sesler arasında olmayı umdu. Duşa girdi. Sonuna kadar açtığı suyun sesinde ve buharında kaybolmak ona iyi geldi. Çıktığında, kadın bir başka beyaz elbisesini giymiş, bacaklarını altına almış, en sevdikleri pufuduk koltuğun üzerinde minderi kucaklamış, ıslak ve aşağıya bakan gözleriyle adamı bekliyordu. Adam, yüzüne dokunmak istedi. Dokunamadı. Odaya geçip üzerine eşinin pek sevmediği siyah gömleğini giydi. Karşı koltuğa oturdu.

“Dinliyorum.”

“Mutlu değilim. Yalnız hissediyorum. Kendi kendime gibiyim. Benim hayal ettiğim bu değil. Senin olmadığın, yeni bir şeylerin olmadığı, durağan bir hayat, derken kafasını olmaz der gibi uzun süre sağa sola salladı kadın. Biliyorum, dışarıdan kim baksa, kim ne söylese, her şeyi normal ve iyi bulacak. Bana iyi gelmiyor ama. Her şey çok çabuk vasatlaşıyor. Biliyor musun? Sevgi de nefret de hiçbir şey hissetmiyorum hem de neredeyse hiçbir şeye karşı.”

“Bak beyaz papatyam, dedi adam, bir an atılıp kadının yanına otururken, o her zamanki derin sevgisi ve aşkıyla. “Seni anlıyorum. Bunlar her zaman söylediklerin. Ve ben böyle hissetmemen için elimden geleni yapıyorum.”

“Ben niye bir şeyler yaptığını görmüyorum o zaman?”

“Sen de benim birçok özlemime, isteklerime, düşüncelerime cevap vermiyorsun. Ancak ben, sevdiğim kadındır, o öyledir, eser coşar gürler, gelir geçer diyorum. Sen sanıyor musun, ben seninle, her konuda tatmin oluyorum? Hayır. Yaşlı adam demen bile bana güzel geliyor. Ne zaman sana kötü bir söz söyledim, şiddet uyguladım, senden ne zaman sevgimi esirgedim? Kadınsın yemek yapamıyorsun. Gittiğin hiçbir adresi bir daha bulamıyorsun. Sabahları erkenden kalkıp bir kez bile kahvaltı hazırlamadın. Biliyor musun? Babasına seslenen çocukları duyduğumda ‘Efendim çocuğum’ dememek için zor tutuyorum kendimi. Niye? Sen istemedin diye baba bile olamadım,” derken adamın sesi düştü. Durdu. Kadının ellerini bıraktı. Bacak bacak üstüne attı. “Sen istemiyorsun diye şu sigarayı bile günde bir tane içiyorum,” diyerek uzun süre paketi kadının gözüne sokarcasına salladı. “Bu mu adalet? Bu mu sevgi? Ben yeşilliği, dağları, yaylaları seviyorum. Sen seviyorsun diye bunca yıl fazladan çalışıp deniz kenarından ev aldık. Kendini yalnız hissedecek birisi varsa o da benim,” derken sigarasının sonuna geldi. Mermer kadının sessizce düşen gözyaşlarından beyaz elbisesinin çiçekleri ıslanmıştı. Sabah ilk uyandığında bir de böyle ağladığında kadının yüzünde bir duruluk oluşurdu. Adam sigarasını uzun uzun bastırarak söndürürken kaşının altından bu duruluğu izledi.

“Biliyorum bütün bunları. Tanıştığımızın ilk haftası söylemiştim sana çocuk sahibi olmak istemediğimi. Seni kandırmadım. Sen kabul ettin,” derken bir omzunu yukarıya çekti kadın. Bende alışkanlık oldun sen. Hayatımı her bakımdan kolaylaştıran alışkanlık. Ben özleyeceğim, hayran olacağım her gün yeni, yeni, yeni bir şeylerin olduğu bir şey istiyorum…, derken, parmakları, elleri kolları da anlatımına katılmıştı. Ben senle aslında çok rahatım. Bunca serbestliği başkasıyla bulamam. Ama sanki senin yanında yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Büyük olan sen değilsin de benmişim gibi. Sanki seksenlerimizde huzur evinde yaşıyor gibiyiz.”

“Niye daha geçen hafta sen istiyorsun diye çizgi filme gitmedik mi? Bu mu seksenlik yaşamak, yapma lütfen. Kendin inanıyor musun dediklerine? Ben yoruldum. Yoruldum. Bu sefer ne istersen öyle olacak. Bir daha da o karardan dönüş olmayacak.”

Masadakinden daha ciddi ve kararlı  adamdan bir an ürktü kadın. “Hem senle olsam hem de hayalimdeki gibi olsan olmaz mı?” diyerek yaramazlıktan sonra sevimli olmaya çalışan bir ev köpeği gibi sırnaştı adama. Kadının saniyelerde değişen ruh halinin gelgitlerinde yüzmeyi öğrenmişti adam. Ama bu sefer bir kulaç atmaya hem gücü hem de isteği yoktu. Eskiden olsa kadının yüzünü sıcak ellerinin arasına alır, başını göğsüne acımayla karışık yaslardı. Yapamadı.

“Telefonum açık, dışarıya çıkıyorum. Diyecek başka yeni bir şeyin olursa söylersin. Kararını ver. Ben de yoluma bakarım. Yoruldum. Bittim. Seni o kadar çok seviyorum ki, mutlu olasın diye senden bile ayrılırım merak etme. Fakat sen beni mutlu etmek için sabah erken kalkıp bir yumurta bile pişirmezsin. İşte aradaki fark bu. Geç geleceğim. Tek başına korkmamaya çalış. Çok zorda kalırsan ararsın.” Kapıyı öyle çarptı ki, kapının yanında asılı minyatür eşyalardan yedili fil grubu düştü. Kadın adamın duyacağı şekilde “Senden nefret ediyorum,” diye bağırdı ardından. Bir kahve daha pişirdi. Soğuta soğuta içti. “Bu işin sonu neyse o çıksın falımda,” diyerek kapattı. İçerden gökkuşağı rengindeki yorganlarını getirdi. Koltuk minderine şişmiş gözlerini kapayarak biraz daha ağladı. Uyuyakaldı. Rüyasında annesi bir gülüyor bir dua ediyordu, annesine sarılıyor ama annesi onu görmüyordu derken, cep telefonu üst üste mesaj sesiyle çaldı. Kadın rüyanın devamını görmek umuduyla gözlerini açmadı. Tekrar tekrar geçen bu sahneden hem üzülmüş hem de içi sıkılmış bir şekilde mesaja bakmaya karar verdi. Şişmiş, çapak yapmış göz kapaklarını hemen açamadı. Orta rafında, yazdığı ve takip ettiği dergilerin sayıları, yayınlanmış birkaç kitabı ve verdiği eğitimlerin kayıtları olan, eni duvardan duvara, boyu kendi boyunu aşmayan kütüphane, karartı halinde üstüne gelir gibi oldu. Islanmış, salyalanmış minderden  başını kaldırdı. Mesaj kocasındandı. İlk defa cümlesi ‘Canım’ diye başlamıyordu. ‘Başına bir şey mi geldi’diye panikler gibi oldu.

“Kocaman kadınsın, yatakta onbeşlik kızlar gibi ona buna izin vermezsin, yapma dokunma, ay, uy. Sonra da istediğin gibi seks yaşamadığından, tatmin olmadığından sızlanırsın. Bana doğru dürüst dokunmazsın bile. Sadece tatmin edilmeyi beklersin. Benim canımın istemediği zamanlarda ise dünyayı yıkarsın. İlişkimizde ben kadın sen erkek oldun. Seni fazla gözümde büyütmüşüm.”

Verdiği eğitimlerde o gür sesiyle, akıcı konuşmasıyla, renkli ve sıradışı örnekleriyle, komik tavırlarıyla, kocamanlaşan kadın, dudağı büzülmüş, burnundan sümükleri akarken gerçekten onbeşlik gibi duruyordu. Okkalı bir küfür sallayarak telefonu temelli kapattı. Fincanı açtı. İçine baktı. Rüya gibi, fincan da ona yardımcı olmuyor, bir çıkış yolu sunmuyordu. Tarotçu arkadaşını aramaya yeltendi.
“O ne derse onu yapacağım bu sefer. Hay aksi, öğlen bile olmamış, uyuyordur şimdi.”

Başını yorganın altına gömüp koltuğa uzandı yine. “Nereden karşılaştım senle,” diye mırıldandı ve bir zaman sonra uykuya daldı. Uyanınca birkaç müzik parçasını ardı ardına dinledi. Biraz ortalığı toparladı. Evin duvarlarında ne çok fotoğraf asılı olduğunu fark etti.  Çoğunda ikisi de liseli iki haylaz gibi duruyordu.

Doğum kontrol hapını unuttuğu hafta hamile kaldığında, bebeği aldırana kadar kocasının başının etini yediği o günleri hatırladı. Kendine güldü. Her sözü, her melodisi, içindeki her tele dokunan sevdiği şarkıcının konserine giderlerken tartışmışlar, adamın cep telefonunu Boğaz Köprüsü’nü geçerlerken denize bir hışımla fırlatmış, küçük bir kaza da atlatmışlardı. Adam, yeni tanıştıklarında çektiği ve gözü gibi sakladığı kadının fotoğrafının sulara gömülmesine daha çok üzülmüştü. Onu da hatırladı. “Ne korkuncum,” dedi kendi kendine. Hele bir gün parkın kenarında arabada, adamın saçlarını yolunca sıkı bir tokat yemişti. Tam o sırada park güvenlik görevlisi camı tıklatmış, “Yardıma ihtiyacınız var mı? İsterseniz polis çağırayım,” diye sormuştu. Kadın, “Evet çağırın,” demişti. Adam, karakollarda rezil olmamak için kapıları kilitlemiş, güvenliğe de sertçe çıkışarak işine bakmasını söylemiş, hızla uzaklaşmıştı. “Keşke polisi çağırsaymışım,” dedi kısık sesle ve gözleri daldı. ‘Polis gelseydi neler olurdu?’ diye düşündü. Bunca zaman merakını yenememişti. Daha neler neler hatırladı. Beraber izledikleri filmden sonra banyoda sevişmek istemiş, su dolu küvette kayıp düşünce acısından hevesi yarım kalmış, o da hızla çıkıp suyu kesmişti kapının önündeki vanadan. Adam içeride bir saatten fazla köpüklü kalmıştı. Gecenin sessizliğinde gelen tüm sesler onu korkutsa da aramadı kadın.

Ertesi gün balkondaki kırılmış, dökülmüş, akmış tüm şeylerin temizliğini bitirmişti ki, aşağıdaki komşusu “Kuzum, bizim balkona düşen çay kaşığı senin olmalı, sanırım dalga vardı dün denizde,” diye laf çarptı. “Evet, misafir çocukları,” dedi. Bu sefer kavga ettiklerini söylemedi. Utandı. “Temizlememi isterseniz birazdan gelirim.” “Yok, yıkanacaktı balkon, Allahtan çamaşır serili değildi, yıkadım ben,” dedi yaşlı kadın. İçeriye kaçarken “Artık büyümeliyim, büyümeliyim, büyümeliyim,” diye onlarca kez tekrarladı kendi kendine. Kapattığı telefonu açtı. Hiç aranmamış, hiç mesaj gönderilmemişti.

Kadın sevmediği hiçbir şeyi yapmaya kendini mecbur hissetmezdi. Sevmediği birisi ölse, akrabası da olsa cenazesine gitmezdi. Kocası ikna eder, gittiğinde de istemediğini belli ederdi. Mesaj yazmayı da sevmezdi. Ama artık büyümeliydi. Hayatının en uzun mesajını yazmak üzere tuşlara bastı.

“Seninle fazlasıyla çocuk olmaya devam ettim. Beni sıkan çocukluğummuş bana dur der misin? Bu gece sensiz uyumak istemiyorum. Uyumak ve kadın olarak senle uyanmak istiyorum. Büyümeme yardımcı ol. Kadının olayım ben de. Özür dilerim her şey için. Sen de bazı konularda davar olduğunu kabul et ama. Siyah gömleğini at ve beni ara,” diye yazması kırk dakikasını aldı. Kadın neredeyse kavanozdaki kahveyi bitirdi. Çamaşırları yıkadı, ütüleri yaptı. Yarım bir iki yazısını tamamlamak için okudu. Sıkıldı. Bir derginin “Yazıyı ne zaman teslim edersiniz,” diyen telefonu üzerine, metin üzerinde endişeyle çalıştı. Saat on birde kapı zili çaldı. Adamın gözleri su mavisiydi, cam gibi parlıyordu. Hafif neşeliydi. Üzerindeki gömleği ter kokuyordu. Pantolonu kırışmıştı. Bir çekicilik vardı halinde. ‘Acaba başkasıyla mı yattı?’ diye düşündü ve üzerine bir panter gibi atlamaya hazırlanmıştı ki kendini tuttu.
“Memeleriniz ve siz hazır mısınız?” dedi adam epey çakırkeyif olmuş biçimde. Adam kadınla çakırkeyif olmayı severdi, beraber sarhoş olmak için içerlerdi. Kadın uyuyakalır, erkek sarhoş olamaz, neşeli şarkılar söyler, küçük bir kartal gibi kollarını açarak oynardı. Şimdiki gibi mavi gözleri kocaman olur, etrafı aydınlatırdı. Kadın siyah gömleğini çıkardı. Çoraplarını çekti. Başının altına yastık koydu.

“Siyah dantellerinizle başkasını mı bekliyordunuz?” dedi gülerek. 

“Sen seviyorsun diye, yoksa siyah giymem biliyorsun,” diye suçlu gibi açıklama yaptı.

“Kıçın dışarda kalmış ama yakışmış,” diye alay etti adam.

Bakışları sabitlendi, özür mesajından pişmanlık duydu, kahve pişirip getirmeyi düşünmüştü, vazgeçti kadın.

“Limonlu soğuk soda verir misin?”

“Soğuk soda yok, dışarda sodalar.”

“O da olur.”

Soğuk olmayan sodayı yüzünü ekşiterek içti. Önünde bardağı bekleyen kadının kalçalarına sarıldı, karnından öptü.

“Yaralı ceylan gibi sürekli saldırgansın. Tekmelerinin sonunun geldiğinden emin misin?”

“Arada bir çifte olabilir, garanti veremem.”

“Madem çocuklar evden ayrıldı, karımla hasret gidereyim.” 

Kadının göğüs uçları dikleşmiş, bakışları alevlenmişti. Sodanın kalanını dudaklarını ıslatarak içti. Bacaklarını, adamın kucağına oturarak ayırdı. Bacak arasını ısırdı adam. “Nasıl hissettirebildim mi sevdiğimi?” dedi adam,  hem uyarıcı hem de alaycı bir sesle.

Kadın bir an kalkıp, vazodaki çiçeğin suyunu adamın üzerine dökmeyi düşündüyse de yapmadı. Büyümenin zorluğunu, yaptıklarının utancını, çekingenliklerini, isteklerini, hayallerini, rahatlığını, yarınki konuşmasını, bugün olanları, aşağıdaki çay kaşığını, telefon tuşlarına dokunuşunu, hamile kaldığında göğüslerindeki dolgunluk hissini, sessiz evini, gidip de tarif edemediği yerlerden adamın her defasında eliyle koymuş gibi onu bulup almasını, geriye kalan ne varsa hepsini hatırladı ve canı yanar gibi olduysa da ses çıkarmadı.

Büyümeye devam etti.

şükran aydın
Farkındalık Koçu
#NeHissettinseO
02.12.2008
Yorum Gönder