şükran aydın

Ne Hissettinse O'sundur 《 şükran aydın 》: Söyleşim

Söyleşim

   
nehissettinseo.blogspot.com

nehissettinseo.blogspot.com

Yaşam Peteğinizden Süzülen Bir Şeydir Şiir 


             âlemi gerçekten süren en kıdemli çiftçi olur 
      aşkı duyumsayan
şükran aydın


Şükran Aydın: “Yaşam Koçu…” Bu konu üzerinde çokça duracağız ama öncelikle Her Şeye Karşın Dergisi’nden nerede, nasıl haberdar olduğunuzla başlamak istiyorum?

14 Eylül 2007’de Beşiktaş’ta Yelda Karataş ile buluşmuştuk. Yeni şiir dosyamı kendisine vermek ve üzerinde konuşmak için. Sağ olsun aradığımda önce evine davet etti, sonra sonbaharın son güneşlerinde deniz kıyısında oturma fikrime “ben de dışarı çıksam iyi olur, hem birkaç film de alacağım, olur” dedi. Şiir ve dergiler hakkında konuşurken Ankara’da yayın hayatına başlamış, üçüncü sayısı çıkmış, kendisinin de gönüllü katkı sunduğu Her Şeye Karşın Dergisi’nden bahsetti. Yelda hemen bir telefon çevirdi; benden, sohbetimizden bahsedip, dergiden bana gönderilmesini rica etti. Ve adresimi söylemem için telefonu bana uzattı. Böylece o an Her Şeye Karşın Dergisi ve Orkun Levent Boya’yla tanışmış oldum.

Her Şeye Karşın sözü beni önce ürküttü ve düşündürdü. Ne dergisiydi bu, nasıldı, neye karşıydı, neden karşıydı, bu arada karşı değildi karşındı, her şeye rağmen sevmek gibi olmalıydı. Neyi taraf edinmişti, sahibi yöneticisi kimdi, kimlere özellikle hitap ediyordu, bunları mesafeyle düşündüm. Orkun Bey’e telefon edip, bunları doğrudan sorup, cevaplarını aldım.

Dergiler elinize ulaştığında?..

Üç gün sonra dergiler elime ulaştı. Derginin beraberinde “Yaprak” gazetelerinin ilk çıktığı şekliyle tıpkıbasımı da vardı. Bu çok heyecanlandırdı beni. Tanıklık etmediğim yıllara ait, isimleri tarihimize geçmiş, çoğu yaşamdan ayrılmış, belki o yıllar ilk yazılarını, ilk çıkışlarını, yoğun eleştiri ve/veya övgülerle, yasaklarla, teşviklerle ama muhakkak sarf ettikleri çabalarıyla düşünüyor, doğruları yönünde yazıyor ve inanıyor ve edebiyatı öğrenerek, öğreterek, sunarak yaşadıkları o canlı günlerden aynen bir esintiyi elimde hissetmek müthişti. Hâlâ müthiş…

 Salt adı “edebiyat” diye ve salt ürünüm yayınlanabilir ihtimaliyle, kendimce aklımın, ruhumun içinde yer almasını uygun hissetmediğim zaman, bir dergiye, kuruma, kişiye dâhil olmama hakkını kendime tanırım. Her Şeye Karşın Dergilerini okudukça, konuştukça, gördüklerimle oluşan olumlu kanaatlerimle ürünlerimi gönderdim. İletişimimiz böylece devam etti.

 İlk yayınlanan kitabınız “Mürekkep Acısı”nı konuşmaya geçmeden önce, ‘Şükran Aydın için şiir nedir’ yanıtını alabilir miyiz?

Bence şiir;

 Şiir zengin bir sadeliktir.” ( Tarık Günersel) “Her şiir bir mektuptur.” (Tuncer Uçarol)

Bir şiir, yalnız o şiire giren değil, bir de girmeyen sözcüklerden oluşur.” (Salah Birsel)

Şiir öyle ayrı bir dildir ki, başka hiçbir dile çevrilemez. Hatta yazıldığı dile bile.” (Jean Cocteau)

Şiirin ilkesi, insanın üstün bir güzelliği özlemesidir. Bu ilke bir çoşkunlukta, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. Bu coşkunluk aklın yoğurduğu gerçekliğin dışındadır.” (Baudelaire)

Büyük bir şiir, aklımızı fikrimizi doyurmakla kalmaz, yüreğimizi yerinden oynatır.” (Montaigne)

Kurallar şiirden çıkar, ne kadar güzel şiir varsa, o kadar da doğru kural vardır.” (G. Bruno)

yaşanmış ve damıtılmış sözlerin söylediği gibi düşünüyorum şiirin ne olduğu hakkında.

Peki şair?

Bence şair;

Şair kendi içindeki akıntıda avlanır.” (Stanislaw J. Lec)

Şairler, gerçeküstünü yazarken, gerçekleri daha iyi anlatırlar.” (Tuncer Uçarol)

Şairin emsalsiz bir ayrıcalığı vardır. Dilediği zaman istediği kişiliğe girer.” (Baudelaire)

Salt duyguyla, olsa olsa mektuplar ve gazetelerde magazin yazıları kaleme alınabilir, şiirlerse hayır!” (Hermann Hesse)

Bence şiir ve şarin olması gerektiği;

Şair, bana yağmurdan bahsetme yağdır.” (Victor Hugo)

Ve şiirin, şairin sonu;

Göründüğü oranda görür ozan. Ve gördüğü oranda görünür. Bir gün bütün insanlar ozanın gördüğünü görecekler, imgelem gücünün sonu olacak bu.” (Paul Eluard)

tüm ustalara ek olarak ben de “Şair, büyücü kuzenidir.” diyorum.

Teşekkürler, bu yanıtlarla, beslendiğiniz kaynakları da öğrenmiş olduk. Peki, nasıl filizlendi şiir sizde?

İlk filizlenme l986’da bir yavru yetiştirdim geldi yirmi yaşına haydi haydi savaşa diyen, savaşmak mecburiyetini, savaşa insan yetiştirmenin nasıl bir an’da kutlu bir olaya dönüştüğünün karmaşık duygusunu içimde hissettim, ortaokulda eve dönüş yolunda. Müziği de içinde geldi bu ilk iç konuşmasının(şiir). Ne olduğunu anlayamadım gelenin. Neydi? Bu durum ardı ardına devam etti bir on yıl. Şimdi geçmişi düşündüğümde anımsayabildiğim ilklerim ve sorduğun filizi oluşturanlarım; Nazım Hikmet’i Milliyet Gazetesi “Vera’nın Anıları” yazı dizisinde daha bir etraflıca tanıdım. Nazım’ın vurulduğum ve binlerce kez tekrarladığım dizeleri;

vera’ya

 gelsene dedi bana

kalsana dedi bana

gülsene dedi bana

ölsene dedi bana

geldim

kaldım

güldüm

öldüm.

Ezberim öteden beri kuvvetli değildir, bununla birlikte ilk ezberlediğim şiir; Ahmet Haşim’den,

merdiven

ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak

ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

İlk satın aldığım şiir kitabı; Orhan Veli’nin “Bütün Şiirleri”(Adam Yayınları) olmuştu;

bizim gibi

arzulu mudur acaba

bir tank, rüyasında

ve ne düşünür tayyare

yalnız kaldığı zaman

hep bir ağızdan şarkı söylemesini

sevmez mi acaba gaz maskeleri

ay ışığında?

ve tüfeklerin merhameti yok mudur

biz insanlar kadar?

Ölümü bu kadar arkadaş olarak algılamamı sağlayan ilk şair ve kitap Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Bütün Şiirleri”(Can Yayınları) oldu sanırım;

bir ölünün ağzından

kabrime çiçek getirenlere gülerim

gafil kişilermiş şu insanlar vesselâm

bilmezler ki bu kabirle yoktur alâkam

ben o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim

İlk bir şeyin aynı anda nasıl farklı hâllerinin olduğunu, yaşamı gözlemleyen bir göz sahibi olmayı, Özdemir Asaf’ın “Benden Sonra Mutluluk’ta gördüğümü söyleyebilirim;

çiçekler neden solar

bir çiçek büyüyecek

bir satıcı onu kesecek

sana verecek

sen onu alıp gidecek

ya bir kadına

ya bir yalana

ya bir ölüye verecek

bir çiçek bir ölüye gidecek

de

ölü sevinecek, ya da gülecek.

İlk gittiğim yayınevi Adam Yayınları olmuştu.

O zaman tanımadığım Turgay’ın (Fişekçi) masasının karşısına oturmuş, defterimi uzatmış, okur musunuz demiştim. Turgay, sayfaları karıştırdı, okudu, önce dudaklarımdan geçti suskunluk, son pişmanlığa fayda vermeyerek” dizesini beğenmişti. Şimdi daha da değerini anladığım güzel sohbetin ardından, “yaz, oku ve devam et” dedi.

İlk şairinden imzalı kitabım, Turgay Fişekçi’nin “dip sevgi” kitabıydı.

insanlık

çok kadınlı olmak gibi çok kentli olmak da

varsıl bir duygunun yükselip

rüzgârda bir bayrak heyecanı

toprak veriminin insan mutluluğuna dönüşmesi

-fısıltılar köprüsü-

özlenen bir içkinin adıdır...

Şiire ilişkin hatırladığım ilklerim bunlar.

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin iç karamsarlığını epey satırlara taşıttıktan sonra, yaşamaya başladım. Ete, kemiğe, ruha değin, değen acıyı hissetme duygumla yaşamaya da, çalışmaya da başladım. Yaşadıkça satırlarım, bir seslenişe de dönüşmeye başladı. Ve bu altyapı çalışması diyebileceğim süreç 1999 yılına kadar sürdü.

Ve 1999 yılı beni binlerce ilk kez yarattı öldürdü, öldürdü yarattı. Ve beraberinde şiir denen satırlarımı da. Yaşam peteğinizden süzülen bir şeydir şiir nihayetinde. Ancak yaşayanlar şiir yazabilirler bence. Yaşamın dokumadığı bir hecenin bir yere varması neredeyse imkânsızdır. Bu yüzden yaşama izin vermeliyiz, bize bir şeyler getirmesine, bu bal küpüyle sarılı olmasa da…

Karamsarlık, sesleniş dönemim paylaşım dönemine erişti. 1998-2006 yılları arası onlarca rengi, şiiri, şairi, yazıyı, etkinliği, kişiyi, günü, öğretiyi, bilgiyi, çalışmayı, konuyu, gündemi, eğitimi, ilgiyi, keyfi, illeri, ilçeleri, ülkeyi, yolları, yolculukları getirdi yaşam bana. Durmadan koşabilir misin, diye sordu yaşam, ben de “bilemiyorum, ancak durmadan yürümeye hazırım” dedim. Yürüdüm. Hâlihazırda o yürüyüşe devam ediyorum.

İlklerinizi sıralarken, dergilerle ilk tanışmanızı da alabilir miyiz?

Dergilere “iç konuşmalarımı ilk 2004, 2005 yıllarında gönderdim. İletişimsizliği günahtan saymaya başladım daha da. “Bize ulaşın, gönderin” diyen dergiler bir iletiyi aldıklarının teyit ricasına bile vakit bulamıyordu. Oysa bunun daha geri bildirimi vardı. İletişimsiz iletişim seyahat acentası isimli şiiri daha önce yazmama rağmen, çıkartıp gözümün önüne astım. Ve vazgeçtim bu iletişimsizliğe erişmeye. 2005, 2006 yıllarında Hüseyin Alemdar, güzelliği daim olsun, yazmak ve bunları dergilerle paylaşmak konusunda beni itekleyerek, küslüğüme izin vermedi.

2005’de kendimi şiir okuluna kaydettim -tabii yok böyle bir okul, bu zihnen bir kayıttı-. Bu benim, kuyumcular, mühendisler, matematikçiler, cerrahlar, ortopedistler gibi ince elek sık dokuma, çalışma dönemimdir.

İlk kez Bozcaada’da uçurumlu bir sahilde dalgalara bakarken durmayan evreni ilk hissettiğim gibi durmamak üzere 1986’dan 2006’ya dek biriken suları –şiirlerimi- “Mürekkep Acısı” (Artshop Yayınları) isimli barajda sundum. Şiir ve yayın hayatlarına dair tecrübelerini esirgemeyen,  Hüseyin Alemdar ve Engin Turgut’un sağ olsunlar, dostlukla paylaşımlarının rehberliğinden oldukça faydalandım.

Mürekkep Acısı… Bu acı nedir? Bu ilk kitabınız hakkında neler söyleyeceksiniz bize?

Mürekkep acısı 1999 yılı demektir benim için. Sadece Marmara Bölgesi’nde olmasına karşın tüm Türkiye’yi yürekten yıkan, deprem bölgesindeki yapıların yerle bir olması, yıkıntıların tespiti, onarılması, sökülmesi ve yeniden imar edilmesi süreci ile benzerlik gösteren 1999 yılı demektir. Bir beş yıl kadar süren.

Ey şair, bana yağmurdan bahsetme, yağdır”, diyen Victor Hugo’nun dediği gibi, 1989-2006 yılları arasında yağmaya gayret eden, seçilmiş elli üç adet iç konuşmasından oluşuyor “Mürekkep Acısı” kitabım. Kitapta yer alan “mürekkep acısı isimli iç konuşmam(şiir) şu ana kadar olan yaşamımın özeti, “ebedî ayrılık ise büyük özetini oluşturur.

Türkiye’ye dönelim ve şiirin durumuna bakalım. Bugün itibariyle şiirde durum nedir sizce? Nereye gidiyor Türk Şiiri? Bu soruyu interneti ve şair enflasyonunu da göz önünde tutarak yanıtlamanızı rica ediyorum.

Yerin yüzüne doğan her insan, başlı başına bir şiirdir. Bir de cansız dediğimiz diğer tüm varlıkların da şiir olması halini eklersek, her neye baksak bizzat kendisinin şiir olduğu bir evrende  “enflasyon” kelimesini izninle acımasızca bulduğumu söylemek isterim.

Gerçekten hissetmesiyle, yaşantısıyla, etik değerleriyle, düşünmesiyle, ruhuyla, almasıyla, vermesiyle gerçekten şair enflasyonu olsa idi… Kötü şiir, şiir olmayan şiir, olmadığı halde ısrarla öyle zannedilen, böylece çoğaltılan, daha da zatürreeye, vereme uğrayan, uğradıkça bulaşıcılığı artan ‘kötü bir salgın’ var dersek, sanırım daha doğru olur.

Ve yine izninle, internette şiiri, internette şairi küçümsemek, onu azaltmak da doğru değil diye düşünüyorum. Keza ilk girdiğiniz kitabevinden aldığınız, örneğin; 10 adet farklı illere ait dergilerde de şiir olmayan şiiri bulabilirsiniz, editörü, yayın kurulu olmasına rağmen.

“İnternette olunca kötü”, “dergi/kitapta olunca iyi”dir, gibi bu kadar sabit, bu kadar önyargılı, bu kadar acımasız ve bu kadar basit bir yaklaşımla, iyi şiir, iyi şair özlemine/sayısına katkı sunabileceğimizi sanmıyorum.

İyi olmayanın asıl önemli nedeni, insanın hissediş ve bunu izah edişinin temelde bir güzellik/değer erozyonuna uğramışlığından geliyor diye düşünüyorum. Enflasyon sözcüğüne yüklenen negatif durum bu olsa gerek.

İlk matbaa karşısında endişe duyarak, atarak, tutarak takınılan tavra benziyor, internete takınılan tutum. Her zaman ve her yerde iyi-(şiir/şair) ve kötü-(şiir/şair vardır), olur, olacaktır da. Her şey zıddıyla mevcut ne de olsa.

İnterneti ben mürekkepsiz matbaa devri diye düşünüyorum. En büyük sorunu ve tehlikesi ise –öz denetimden ve başkaca denetim ve hükümlerden ağırlıkla yoksun oluşundan- gelmektedir. İnternet yayıncılığının biz bireyler tarafından, denetimsiz, pervasızca, elemeden, süzmeden, onu bir çiçek edasıyla yetiştirmek özeninden uzak  “olanı olduğu gibi” ortaya salıvermekten kaynaklanıyor. Arz böyle olurken talep gösteren yine biz bireyler de süzgeç kullanmayınca, ortaya bulanık çerli çöplü bir çay görüntüsü çıkıyor.

Rahatsız olunan sorunu, sadece dile getirerek ve üzerinden politika yaparak değil de, çözümler ne olur, ne yapabiliriz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız diye yaklaşarak söylemimizi eyleme dönüştürürsek ancak o zaman samimiyetimizden bahsedebiliriz.

Sizin de bir siteniz var ve adı da oldukça güzel: “Ne Hissettinse O”. (www.nehissettinseo.org) Siz nasıl bakıyorsunuz internete? Şair ve yazarların kişisel siteleri olmalı mı? Neye yarıyor bu siteler?

“Ne hissettinse o”, “ne hissettinse o’sundur” şeklinde ki algımın adını taşıyor site ve “hepimiz aynı insanız” diyor. Sevindim beğendiğinize. Ve bunu ilettiğiniz için de teşekkür ederim.

Sorunuz bana şöyle geldi, “şair ve yazarların çamaşır makinesi olmalı mı?”

Olmasın mı? Bence kişi bunu arzu ediyorsa, içeriği ve yazarlığı ile erişmek istediği kişilerle, hedef ettiği fayda etkisini yaratacağına inanıyorsa, bu amaçlı iletişimi kurmak, artırmak, kalıcı kılmak arzusunu taşıyorsa pek tabii. Kişi arzu etmiyorsa da olmamalı. Şair ya da değil, bir bireyin kişisel elektronik sitesinin olmasına da olmamasına da hüküm verecek birinin olabileceğini düşünmüyorum.

Piyasa kalitesinde, arz kadar talebin de fonksiyonu vardır. İnternet siteleri bir iletişim aracı, her sitenin kurucu ve yapımcısının hedefi farklı. Örneğin, sadece gönüllü katkı sunan, depremde, kan arayışında, açlara, yoksullara, evsizlere, eğitim yoksunlarına hizmet götüren birçok site var. Ahlaklı, helalinden profesyonel ticaret dükkânını internet sitesi olarak açan var. İnsan pornosu (çocuk pornosu sözü bence yetersiz kalıyor) ticareti yapan da var. Sen de biliyorsun çeşit çeşit amaçlar var. Buna göre ne kadar internet sitesi varsa o kadar da amaç var. Bireyi nasıl sorguluyorsak, sorumluluğunun ne olduğunu düşünüyorsak, neler bekliyor ya da beklemiyorsak aynısını sitesinden de bekleriz. Buna göre birey olarak şair/yazar neyse internet siteleri de o oluyor. Kişisel internet siteleri bu nedenle kişisel karaktere ve şairlik/yazarlık karakter ve kalitesine dahil unsurlar. Dolayısıyla olup/olmamasına sahibi karar verebilir, diye düşünüyorum.

Gelelim “Yaşam Koçluğu”na… Önce ne demek olduğunu konuşalım mı? Devamında da bu görevi nasıl ve ne için üstlendiğinizi öğrenelim istiyorum.

Koçluk; kişinin gündeminde var olan bir konuyu, bulunduğu durumdan daha da iyi duruma götürmesinde, kendisince engel teşkil eden şeyleri bulmasına vesile olmak, farkındalığına katkı sağlamak, fark ettikten sonra kendi çözüm eylemlerini harekete geçirtecek ivmeleri kazandırmak, süreç boyunca kişinin disiplin ve bir odaklanma ile ve geri bildirime sevk ederek, gündemiyle ilgili kişiyi dinç tutarak ve sonunda da koç’un kişiye tuttuğu aynada varmak istediği yere varmışlığını görme yolculuğudur.

“Öğrenci neye hazırsa öğretmen de ona hazırdır” diye bir söz vardır. Görev olmaktan ziyade yaşamımın akışı, birçok altyapı odacıkları ile beni koçluk mesleğine kadar taşıdı. Nasıl mı?

Koçluk’u ilk kez, “Usta Eğitimciyi Yetiştirme Eğitimi (Prime: Creating The Coach)” sertifika programına katılmak üzere Antalya’ya giderken Mart 2006’da duydum. O an’dan itibaren dört ay boyunca araştırdım. Eriştiğim koçlarla, eğitim firmalarıyla görüştüm, tanıtım sunum/toplantılarına katıldım, örnek(demo) koçluk seanslarına iştirak ettim.Böylece birçok kişinin merak ettiği kocaman bir araştırma dosyam oldu. Bu sürecin sonunda araştırmalarım beni Haziran 2006’da Koçluk Eğitim Enstitü(The Coaches Training Instiute/CTI)’nün sertifika programına katılmaya götürdü. O günden bu yana da başvuran bireylere profesyonel olarak koçluk yapıyorum.(daha fazla bilgi: http://www.nehissettinseo.org/yasamkoclugu.html )

“Yaşam Koçluğu”, Şükran Aydın’ın şiirlerine ve çalışmalarına nasıl yansıyor?

Kesinlikle tüm yaşamıma yansıyor, şiir bundan kaçamaz.

Koçluk süreci bende köklü birkaç değişime katkı sundu. Bunlardan birisi kabul (etmek).

Denir ki “koçların kulakları vardır”, bu ne demek? İnsan olarak hepimizde var olan yetiler daha da keskinleşiyor. O keskinleşen uçlar ile kazı yapma yetkiniz oluşuyor. “Kazı” sözcüğünü özellikle kullandım. Çünkü koç yeniden yaratmıyor, yaratılmış bir uygarlığı toprak altından, bulut ardından, karışıklığın ardından, bazen yalanın ardından, niyetsizliğin ardından, yorgunluğun ardından… vb.vs. kazıyarak çıkartıyor. Bir nevi gece görüşü sağlayan gözlüklerle dolaşmak gibi bir şey. Böyle bir gözlükle kendinize ve başkasına baktığınız yaşam, sizce değişmez mi ve her şeyinize yansımaz mı? 

Aşk nedir Şükran Aydın için? Şiirleri ve aşk arasındaki bağ nedir sizde?

Birçoğumuz aşk, sevgi, şefkat, ilgi, çift yönlü açık iletişim, güven açlığını çekiyor.Korkularımızla sevme yolunda taşlarımızı kaldırıp atamıyoruz. O taşları aşka, özene dönüştürüp, o taşlardan mutluluk evleri yapamıyoruz. Bu konuda hiç sıkıntı yaşamayan, üzerinde düşünmeyen yoktur sanırım. Uygulamalar her zaman istenen yönde gelişmeyebilirse de, ta içimizde algıladığımız aşk tanımları vardır. 

Benim için aşk; Neşet Ertaş’ın derlediği Nar Danesi (Sevdan Olmasaydı da) adlı türküdür; ...bu dünyada sevmeyen de/ahrette neye yarar... Ömrümüzde hiç sevmemiş ve sevilmemişsek, ahirette neye yararız, kocaman bir hiç olarak gösterilmekten başka.

Benim için aşk, “aşkı tanırsan Tanrı’yı da tanırsın, sözündeki gibi İlahî’ye giden yoldur.

her ne var ise aşk imiş alemde/ilm bir kıl-ü kâl imiş ancak... (Fuzuli), evrenin bu minval üzere döndüğü noktadır.

Aşk duygusunu duyumsamak, hissetmek, yaşamak, yaşatmak hele ki bunun karşılıklı kadın erkek arasında yaşanmış olması hali de dahil olmak üzere, insan tanımı bana göre böylece tamamlanır.

bağdan daha büyük bir bağ verdi çekirdek bana”’daki çekirdektir aşk. (Mürekkep Acısı)

Aşksızlık ise;  aşk yoksa acı da yoktur yanılgısına düştüğümüzde, “divanelikmiş aslolan geçince, yanmakmış aslolan ateş bitince anladım dememizdir. “ebedî ayrılık teni tende nemlendirmemekmiş’in kuraklığını hissetmektir. (Mürekkep Acısı)

Aşk duygusunu içinizde duyuyorsanız, büyürsünüz, enginleşirsiniz, gözleriniz, gözenekleriniz oluşur, farklılaşırsınız, kulaklarınız daha da açılır, tabiat size eşlik eder, âlemi gerçekten süren en kıdemli çiftçi olursunuz.

Aşk mı şiir mi, tercih durumunda kalsanız hangisini seçersiniz?

Tercih etmem gerekiyor diyorsunuz, peki, aşk diyorum. Her şey aşktan sonra gelir, önce değil. Aşk şiiri kapsar, ancak şiir her zaman aşkı kapsamayabilir.

Aşkı şiir tadında hissetmek, yaşamak, mısralaştırmak ve kâğıda ve böylece kalıcı bir tarihe geçirmek isteği ve de imkânı hepimiz için her zaman mümkün olmayabilir. Buna karşılık aşkı hissedip yaşamak için, illa ki tek mutlak değer olarak şiire ihtiyaç yoktur, bununla birlikte şiirin çoğunlukla bir aşk haline, bir coşkunluğa, çağıldamışlığa ihtiyacı vardır, temeli aşka, vecd(*) haline dayanan. Hislerim ve düşüncelerim bugün böyle söylüyor. Yarın neler yaşar ve görürüm cevabım değişir mi bilemiyorum. Kimbilir. Şiir, darılma bana, o aşkla daha neler duyumsayıp yazacağız, olacağız biz seninle.(gülüşmeler...)

Mürekkep Acısı’yla TÜYAP Kitap Fuarı başta olmak üzere katıldığınız fuar ve etkinliklerden bahseder misiniz? İlk Fuarla ilgili izlenimlerinizi alabilir miyim?

Neredeyse sonu başı belli olmayan İstanbul’da Beylikdüzü’ndeki kitap fuarı, sık saat aralıklarıyla ve ücretsiz ulaşım hizmeti sunulduğu halde, özellikle Anadolu yakası ziyaretçileri için tam olarak Tüyap Yorgunu sendromu (bu benim uydurmam) yarattığını söyleyebilirim. Pek tabi bu sendromun en derininde pervasızca ürememize benzeyen, pervasız kent imarımız ve pervasız yaşantı şeklimiz saklı bence.

Fuarda arzu edilen her konudaki yayınlara erişmek mümkündü. Bununla birlikte genelde sahaflar çarşısında, antikacılarda bulunan el yazması gibi, orijinal, tarihi, eski kitaplara hemen hemen hiç rastlamadım. Kitap deyince, kitap fuarında bunlara da erişim olmalı mı acaba diye düşündüm. Organizasyoncu, sahaf ve ziyaretçilerin dikkatine sunmuş olayım söyleşi vesile ile. Belki de gerçek olur.

Fuara giriş kapılarındaki güvenliğin, yüzlere bireyin ve milyonlarca maddi değerin güvenliğini sağlamak üzere, gerekli kontrolün birazcık gevşek bir şekilde yapılmasından endişe duydum.

Birçok yayınevinin standında fuar indirimi, kredi kartı ile ödeme kolaylığı güzel bir imkândı.

Üst salonlardaki toplantı etkinlikleri muhteşemdi. Hem konuları, konukları, katılımcıları hem de ısıtma, havalandırma, aydınlatma, ses düzeni, gibi mekân düzenlemesiyle.

Daha sonra sırasıyla, 1.Kadıköy Kitap Fuarı, İstanbul(Aralık2006) bireysel olarak katıldığım ilk fuardı.  Bir öncekine yayıneviyle beraber katılmıştım. Ankara Kitap Fuarı(Nisan2007) yine bireysel olarak katıldım. Gittiğim gün bir kaç saat sonra rahatsızlık nedeniyle İstanbul’a dönmem gerektiğinden tadı damağımda yarım kalmıştı. 2.Kadıköy Kitap Fuarı, İstanbul(Aralık2007) fuarına geldiğimde hem adımın hem de Mürekkep Acısı’nın daha da duyulduğunu, bilindiğini farkettim. İlk kez orada görüp, kitabın sayfalarını okuyarak karıştıranların da muazzam ilgi gösterdiği, oldukça verimli ve muhteşem bir fuardı.  Kocaeli Üniversitesi Şiir Etkinlikleri Birimi’nin Mayıs2007’de düzenlediği 1.Ulusal Şiir Kongresi’ne dinleyici olarak katıldım. Edebiyat Etkinlikleri yapan şair Selçuk Erat’ın sunduğu internet üzerinden yayın yapan Alem Fm’e Mürekkep Acısı’yla konuk oldum. Başlıca anımsayabildiğim hepsi de ayrı ayrı heyecan verici tüm bu etkinlikler, birçok şair, yazar, okuyucu ile tanışmama, dost olmama vesile oldu.

Bundan sonra sırada ne var? Kaleminiz şiir dışında başkaca türler de yazıyor mu?

Büyü Dükkânı” isimli öykü denemem,  bundan başka “Laf” isimli bir dakikalık kısa öykü denemem oldu. Büyü Dükkânı Karşın’ın Mart/Nisan2008 sayısında yayımlandı. Epey olumlu geribildirim geldi.

Aydın Gazetesi’nde(Osmaniye’de günlük mahalli siyasi gazete) “Ne Hissettinse O” isimli köşede,  edebiyat ve gündelik yaşama ilişkin üç ay kadar köşe yazısı yazdım. Davette bulunarak böyle bir deneyimi yaşamama vesile olan Mustafa Bardak’ın kulakları çınlasın.

Türkçe dilini doğru kullanmamak ve konuşmamak sorununu ele alan; Alevi-Bektaşi Kimliği Sosyo-Antropolojik Araştırma konulu; Charlie Caplin’in hayatını işleyen; Konya Velileri’nin hayatlarını sunan; dünya nüfus patlamasının getirdiği sorunlara dikkat çeken; okuyup içeriklerini son derece yararlı, çekici bulduğum bu nedenle başkalarının da haberdar olmasını ve okumasını arzu ettiğim bu kitapların, kendimce tanıtım yazılarını yazdım. Sırada bir kaç kitap daha var, hakkında yazı yazmak istediğim. Hele bir tanesi var ki, o kitap içeriğini, eğitim semineri haline getirmek istiyorum.O şimdilik gerçekleşene kadar süpriz olsun izninle.

Yeni şiir dosyasından bahsetmiştiniz, yakında kitap olarak görecek miyiz?

Kitap olmaya aday yeni bir şiir dosyam var. Birçok şair dostumla paylaştım. Sağ olsunlar okuyup geribildirimlerde bulundular. Daha da ince ve duru bir kıvama kavuştu böylece. Yeni şiir dosyamı inceleyen üç farklı yayınevinden “basmak ve yayınlamak isteriz” cevabı geldi. Bu da, şiir ne ise yazdıklarımın o şiire doğru, doğru yolda olduğunun güvenini bana daha da telkin etmesi açısından iyi bir gösterge oldular.

Şair–Şiir Kitabı–Yayınevi üçgeninde sıkıntılar uzun zamandır gündeme geliyor, siz neler gözlemliyorsunuz, ne bekliyor, ne öneriyorsunuz bu konuda?

Dosyanın içeriğine güvenen, iyi bulan yayıncı satışını da düşünüyor doğal olarak. Bu doğallık aynı zamanda içinde bir tezadı da barındırıyor. Dosyaya güveniyor satacağına inanmıyor. Bu nedenle hemen hemen hangi yayınevine giderseniz gidin adınız “Attilâ İlhan” ya da “İlhan Berk” gibi değilse ağırlıkla sizden kitabın parasını almak istiyor.

Bundan daha da öte, son üç yıldır gözlemlediğim sorunlar; yayınevlerinin yazarını/şairini de önemseyen, adaletli, telif haklarını ödeyen bir sözleşmeyle masaya oturmaktan sakınmaları. Parasını aldıkları, sözleşme yapmadıkları ya da ağırlıkla yazarını/şairini korumayan bir sözleşme ile telif hakkı olmaksızın, hatta bazıları daha da işi tek taraflı yarar haline dönüştürerek, yukarıdakileri de sunmadan “telif hakları da yayınevine aittir” diyor. İlk kez yayın dünyasına giriyorsanız ve çok da bilgili değilseniz hakkınızı gözetemiyor ve “evet” diyorsunuz.

İşte yukarıdakilerden farklı bir ticaret ahlakına, adaletine sahip, eserin içeriğini beğendiği, değerli bulduğu kadar yazarını/şairini önemseyen, onunla sürekli iletişimde olan, yazarın/şairin buluşma mekânı fuarlardaki etkinliklere katılımını sağlamak -ki buralar yazara/şaire/yayınevine sıcak geribildirimlerin en hızlı iletilmesi nedeniyle de geliştiricidir-, edebiyat camiasının alanında uzman kişilerine, bu yeni kitapları göndererek haberdar olunmasını sağlamak, camianın uzmanlarının eleştirilerine sunmak gibi işlevlere, sorumluluğa, özene sahip bir yayınevine rastlayamayan yazar/şair böylesine olumsuz süreç ve sonuçlardan sonra “istemsiz küsme”, “istemsiz başka alana kayma” vs. vb. sıkıntıları içinde gelişip, serpilip, eğitilip, eğitip bir çınar olamamaktadır.

Hani öğretilerde çok kullanılır. Kelebek önce tırtıldır diye. Yayınevleri “tırtıllık” sürecini atlayıp, eşlik etmek istemeyip, herkesin kelebek olarak dünyaya gelmesini istiyor sanırım. Bu tabiata aykırı bir durum. Engin Turgut’un sıkça “ölü seviciler var” dediği gibi, ölü sevici olmadan, yaşarken, değer üretirken tırtıla ve kelebeğe özen göstermek gerek. Bu, “yazar-şair–yayınevinin” karşılıklı büyümesi ve güçlenmesi ve geleceğe uzaması ve kalması demektir.

Herkesin bunlardan daha da fazlasını bildiği bu tatsız gerçekleri, tüm taraflar olarak ortadan kaldırmaya niyetli ve güçlü ve samimi olmazsak, herkesin bindiği dal bir gün çat diye kırılabilir. Dikkat edebiyat, kaliteli edebiyat dünyası yok olabilir. Çevre gibi onu da kaybetmeyelim.

Herkesin bildiği, bu sorunlu durumlardan uzak, bir yayınevi ile karşılaştığımda, yeni şiir dosyasını kitap olarak görebileceğiz. Buradan yayınevlerine seslenmiş olayım.(gülüşmeler)

Darısı her yazanın başına diyelim ve Her Şeye Karşın okurlarını kitap olana kadar bekletmeyip, yeni şiir dosyanızdan bir şiirinizi paylaşır mısınız?

Zevkle…

buz bıçağı

anahtarım

kilitleri gönder

bekletme odasına al

tez çocuklarını doğurayım


güzellik geçti

yıkılır evler üstüne

yıkılsın

ayakta kalıp ne yapacaksın


uzak çiçekli keder elbiseni giy

birazdan güneş serpilir

toprakla kalbini


yolların arasından çık

aç ellerini dilenerek doyur

beklentisizlik budur


OL dedikçe olabilirmisin

kendini de yok et sadelik budur

Boş zamanlarında neler yapar Şükran Aydın?

Boş zaman? Elimde tek bir zaman var. Onu dolu ve boş diye ayırmam benim için biraz imkânsız.

Evren gibi kesintisiz hareket etmem mümkün değilse de, bunu örnek alıp hiç durmamaya çalışıyorum. İzninle sorunu, “zamanımı nasıl değerlendiririm? diye cevaplayacağım.

Hafta içi mesai saatlerinde iş yerimdeyimdir. Mesaimin bittiği anda, www.gerikazanim.org e-grubunun yürütülmesi, www.nehissettinseo.org sitesinin yapımıyla ilgilenirim. Üyesi olduğum Uluslararası Genç Müteşebbisler Derneği(Junior Chamber International/JCI)’nin sıklıkla düzenlenen eğitim etkinliklerine iştirak ederim. Bunun dışında aklıma düşen bir şey, bir konu varsa onun peşine düşmüşümdür. Bu gündem sürekli değişir. Bu, bazen tangoya gitmektir, bazen de bir cerrahın ameliyatını çok yakından izleme isteğidir. Çocuk-insan olmayı seviyorum. Farklı lezzetteki müzikleri dinlemekten çok keyif alırım. Uzun süre müzik dinlemediğimi pireli köpek gibi gergin ve hırçın oluşumdan anlayabilirsiniz. Son yıllarda kitap okuma mekânım İstanbul’un kâlp sıkıştıran trafiğidir. Kendime yürüme fırsatları yaratmaya çalışırım ve çoğu mısrayı yürürken yazmışımdır. Bunu duyduğunda Engin(Turgut) çok şaşırmış “biliyor musun, İlhan Berk’de yürürken yazar” diyerek gülümsemişti. Yürümek bende sihirli etkiler yapıyor ve iyi geliyor. Haftada en fazla iki saat televizyon izlerim. Her uykuya dalışımda dünyadan gidip, rüya görmeyi ve sabah uyanışımda geri gelmeyi seviyorum.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bâki muhabbetle…

Ömürden geçen güne keyifle eklenen bu söyleşiye ben de tüm kalbimle teşekkür ederim.


(*) vecd; kendinden dışarı çıkmak. kalpte şimşek gibi parlayıp sonra aniden sönen parılıtılar.
              zorlama ve yapmacık olmaksızın kalbe gelen şeyler.
Yorum Gönder